19 Aralık 2009 Cumartesi

Urartu mağaraları konulu söyleşi;on beşinci yazı

Değerli İzleyici,

Tarih, tek tek bireylerin istemleri doğrultusunda olsaydı, daha mı iyi olurdu? Yanıt verilemeyecek günümüzde sarsıcı bir sorudur bu.

Nesnel durumlar, yaşayan canlı yerel kaynaklar o bölgede yaşayan insanlarla, (hem bireysel hem de topumsal bellek) karşımıza çıkar.

Onların verdiği anlatılar kralların, feodal oligart derebeylerin, diktatörlerin kısacası kimilerinin hoşuna gitmeyebilir de.

Serberst düşünen bireylerden oluşan kitlesel bellek dağarında bulunanlar, kralların, feodal oligart derebeylerin, diktatörlerin istedikleri tarih değildir. Kuşkusuz, tek tek her bireyin bellek dağarı da yüzde yüz güvenilir bir kaynak değildir. Böyle ise ne yapacağız?

Yine de bu tür, kitleyi ilgilendiren tarih anlatıları tartışmaya açık bir ortamda katılımcı öykülerle ancak belli bir sonuca ulaştırır bizleri.

Arkaik tarih yazarlarını sil baştan ele alabiliriz. Örnekse Amasya doğumlu Roma yurttaşı Strabon(M.Ö 64 – M.S. 24)ne denli güvenilir?

Roma’ya (M.Ö 44) yirmi yaşında öğrenime gider (M.Ö 31) yedi yıl içinde öğrenim görür hem de kendinden önceki coğrafyacılar, gezgin tarih taslakları yazıcılarının öznel notlarıyla 43 ciltlik bir tarih yazar!

Bunun on yedi cildi günümüze ulaşır. Başvuru kaynağı bunlardır. Olgunluk dönemi ürünü olduğu ileri sürülen ‘Historika Hypomnemata’ (Tarihi Hatıralar) adlı yapıt bugüne dek bulunamamıştır.

Amasya doğumlu olduğu söylenen ve fakat Hitit Kapadokyası konusunda hiç bir bilgi bırakmayan Strabon’a bu satırların yazarı dikkatli yaklaşmayı düşünür. İki konu var! Tarih öznel yorumlar mıdır? Strabon’a dikkatli yaklaşmakla konu bırakılır mı? Ne yapacağız?

Yaşayan yerel kitlesel tarihi konuşturacağız. En inanılır kaynak orada.

Bu doğrultuda Ani eski Muhtarı, 1950 doğumlu 1962-65 tarihleri arasında arkeolog Prof Kemal Balkan’ın A.D.T.C. Fakültesi projesi kapsamında yönettiği arkelojik Urartu kazı çalışmalarına 'kalifiye kazıcı' olarak katılan Abdurrahman Aydın ile Urartulardan kalan mağaralar konusunda yaptığım söyleşiyi aşağıda birlikte izleyelim.
Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez
Stockholm, 19 Aralık 2009

SORU; Urartılardan kalmış olan mağaralarda, kimler varmış? Babanız bu konuda da konuştu muydu? Mağaraların açıldığı vadiyi anlattı mı? Orada tarım, bağcılık, bahçecilik yapılmış mı?
YANIT; Evet. O dönemde bir Ermeni ailesi - size izah ettim, Eğri Bucaklı denilen bir mevki var ya!?. Kalenin yanıbaşında bir dere var ya! Size göstermiştim, orda yaşıyormuş. Tavukçuluk yapıyormuş o mağaraların bulunduğu vadide. Mağaraların olduğu vadiyi çok çeşitli meyve ağaçlarıyla süslemiş; narenciyenin dışında hepsi bağ bahçeymiş... Babam bunların hepsini görmüş.

SORU; Hangi meyveler varmış? Üzüm de yetişiyor muymuş?
YANIT; Ceviz, elma, armut, kaysi, kiraz, şeftali hepsi... hepsi yetişiyormuş... hem de o biçim! Üzüm de yetişiyormuş, babam dedi; “ordan bahçenin üzümünü bile yedim! Yedim!” dedi.

SORU; Abdurrahman Bey, şimdi hiçbir şey yok oralarda. Sanki toprak başka toprak... Fakat oraya yakın, bu mağaralarda yakın zamana kadar insanların yaşadığı söyleniyor!

YANIT; Hani bir kaçgöç olmuş ya, bizim köylüler o dereden Kağızman’a kadar gışda gıyamette kaçmışlar. Evlerin pek çoğu yakıldığından, dönen köylülerden yirmi sekiz aile o mağaralarda bin dokuz yüz elli sekiz’e kadar yaşadılar. Evet! 1958 yılında Ankara’dan bir heyet geldi; mağarada yaşıyorlar diye hepsinin ismini-cismini yazdı... Kaç aile yaşıyorsa onlara yeterli para, odun yardımı, muhtarın refakatinde arsa verildi, devlet hepsinin parasını ödedi ve o evleri yaptırdı onları mağaradan çıkardı.

SORU; Bu mağaralar hayvanlar için de kullanıldı mı Abdurrahman Bey? Bana gösterdiğiniz mağaraya kaç koyun girebilir?
YANIT; Çok kullanıldı, aşağı yukarı on sene evveline kadar o mağaralarda koyun, sığır besliyorduk kışın, hem de çok elverişli olur hem su yakın hem de sıcaklık bakımından. Orada öyle üç kuyu-mağara, her biri üç bin koyun alır.

SORU Çökme durumu var mı yok mu?
Yoktur! Zaten onlarda yapı tertibi böyle silindir yapısında. Onun için de bu zamana kadar ayakta kaldılar.

17 Eylül 2009 Perşembe

Al/duvak, gelin götürme, pürçek kesme töresi; On dördüncü yazı

Değerli İzleyici,

Al duvak, gelin götürme, pürçek kesme töresi bu kez Kars'tan.

İlginç olan, Ani/Ocaklı Köyü eski Muhtarı Sayın A. Aydın'ın al duvak ve pürçek konusunda söyledikleri.. özellikle pürçek kesme konusunda şaşırtıcı çakışma, doğaçtan örtüşme var.

Biri Kars'ta, öteki Konya Kulu'da farklı yıllarda yapılan iki söyleşi.

'Şimdi.. alınlarında altınlar sarılıydı, pürçekler inerdi (elleriyle yanaklarına dokunuyor) buraya,' diyen, Kulu Belediye Başkanı (1963-68) olan Sayın Mehmet Ali Baran. Meraklısı için, bakınız!
(http://konyakulutekinsonmez.blogspot.com)

Geçmişten günümüze doğru, al/duvak, gelin götürme ve 'pürçek kesme töresi' konulu hayallerle kendinize göre bir düş dünyası kurmanız için söyleşi ile sizi başbaşa bırakıyorum. Stockholm, 17 Eylül 2009

Sevgi, içtenlik...
Tekin SonMez

SORU; Düğünleriniz nasıl oluyormuş, Abdurrahman Bey.. kaç gün sürüyordu düğünler eskiden sizde?
YANIT; Eskiden üç veya dört gün dügün sürerdi. Ekseriyet Perşembe günleri başlardı. Erkekler kendi aralarında, kadınlar kendi aralarında ayrı odalarda davul zurna kesin gelirdi o gece dügün olurdu.

SORU;İlk gün oğlan evinde, davullu/zurnalı. Ya ikinci gün?
YANIT; Perşembe başlarsa, ikinci gün cuma, cuma başlarsa ikinci gün cuma ertesi. Cuma günü (ikinci gün) geline bir kına usulü vardı, şimdi oğlan evinden kız evine kına götürürlerdi... O dügün davetlileri erkek kadın hepsi o kınayı götürürler gız evine, dügün gız evinde başlar artık. O gece de gız evinde dügün yapılır, o gınayı koyarlar gece usulüne uygun... oynarlar, gına yakarlar.

SORU;İkinci gün, kız evinde kına yaktılar. Üçüncü gün?
YANIT; Gelin hazırlandıktan sonra, ertesi gün dügün davetlileri hepsi gelini alırlar, getirirler oğlan evine... Eskiden 'at’a bindirirleridi, evleri köyün içinde oldu mu öküz arabasına bindirdiklerini bile hatırlıyorum.

SORU; Abdurrahman Bey, gelinin üstünde nasıl giysiler olurdu?
YANIT; Gelinin kıyafeti evvela bizim bu yörelerde kırmızı, yani “al” renkli bir “vala” yüzüne örterdiler... “Duvak” denirdi, duvak, al duvak hee! O duvak örtüldükten sonra, Oğlan evine getirirdiler, gayet tabii bir gece de orda dügün devam ederdi.

SORU;Gelini indirirken neler olurdu?
YANIT; Gelini indirirken, oğlan çıkardı bacaya... o (gelini) indirdikleri evin bacasına, artık o zamanın çerezi; elma, fıstık, şu, bu bişeler onu hep seperdi (damat), ordaki halkın gelinin başına.

SORU;Elma, al alma hikayesi de var mıydı? Adem ile Havva elması!
YANIT; Hele bir de elmayı dilim dilim bıçakla böler gelinin kafasına hedef olmak şartıyle, vurdu mu da, geçerli olurdu bazısı boşa olurdu bazısı da tabii hedefe vururdu.

SORU; 'At’tan indirirken neyin üstüne indirirlerdi gelini?
YANIT;İndiririken getirir bir gazan (kazan) koyardılar gelinin ayağına... Gazanı ters çevirir, dabanına koyarıdılar. Böyle bir çay tabağı veya yemek (tabağı) porselen cinsinden! Ha! Gelin inende tam tekmeyi vururdu. O tabak kırıldı mı geçerliydi! Oğlan evine götürürler gelin hanımı, orda da kız sahibi bir yemek verer, gelen davetlilere. Bizde bir usül vardır, hediye usülü hani!

SORU; Gelin attan inemiyor, kayınanası ya da kayınatası ne verecek? Hediyeler bu sırada mı veriliyormuş?
YANIT; Bizim buralarda erkekler kadınlar da tabii, ya bir ahırda, ya bir saman mereğinde, ya büyük bir binada toparlanırdık. Oğlan evi yapıyor bunu. Herkes hediyesini verer ayrı bir liste halinde, para, altın, bilezik her neyse. Gelin, oğlan evine girdiği zaman oturmuyor! O zaman kayınpederi bir inek veriyor, işte birkaç tane koyun olabilir. Bu devam ediyor. Gelin gettiği evin, bir hediyesi ona.

SORU; Abdurrahman Bey, başka neler anımsıyorsun?
YANIT; Hocam, bizim burdaki, gelirdi bunu bilen bir kadın pürçeklerini keserdi, tarardı saçlarını burdan, böyle keserdi, aynı böyle sallak kalırdı, bu pürçekleri ordan çıkarırlardı hep öyle orda devamlı kalırdı. Haaa! Gelin iki gün sonra pürçeklerini meydana çıkarıyor! Hocam! Haaa! Onu da hediyeynen mesela o köyün halkı, yani erkekler değil de kadınlar toplanıyor, herkes bir hediye ufak bir hediye götürürdü.

SORU; O zaman, buna: 'Pürçek açma töreni' diyebilir miyiz?
YANIT; He! Pürçek töreni, pürçek töreni...

SORU; Kızlarda 'pürçek' yok mu?
YANIT; Yok! Kızlarda yok! Gelin olana kadar yok! O 'pürçek açma' yeni gelin olduğuna dair, evlendiğine dair temsili bir şey.
Kars, Temmuz 2003

*Oğuz töresinde al/duvak görselliği, fotoğraflar Tekin Sonmez tarafından 1997’de Sivas’ın bir köyünde çekildi.

16 Eylül 2009 Çarşamba

'Kırk kapılı, binbir kiliseli Ani’ye hoş geldiniz'; On üçüncü yazı

Ani'de Oğuz Türkçesi/Ermeni abecesi yazıt, kilise duvarı, foto, T.S

Değerli İzleyici,

Bu kez bir 'gezgin güncesi' ile buradayım. Yayınlanacak bir arkapalnı da var bu güncenin. Ani/Ocaklı Kars arası zifir bir gece!

Üç ayrı kurum tarafından imzalanan bu belge ile Ani'ye giriliyordu o günlerde. Aşağıda sözü edilen izin belgesi budur. Bir önceki ve ondan önce de nüfus hareketleri ile Kars Platosu'na gelen Turki Diller kullanan Tengrici Şaman Oğuzlar ile Hazara Musevileri konusuna değinmiştim.

Sivas Platosu'nda çektiğim Oğuz üç kız kardeşin fotoğrafı, Konya/Kulu Belediye Başkanlığı yapmış Mehmet Ali Baran söyleşisi ile örtüştü. Bu belgeci çakışmayı Konya Kulu blog'da izleyebilirsiniz. Bloglar arası böyle bir iletişim de var ve bunlar kimileyin paralel sunuluyorlar. Stockholm, 16 Eylül 2009
Sevgi, içtenlik... T.S.


GEZİ GÜNCESİ

Kırk kapılı binbir kiliseli Ani’ye hoş geldiniz, dedi surlardan içeriye girerken. Uzun boylu, insanı germeyen sakin birisiydi.

Kars ili görevlilerinden aldığım izin belgemi ve kimliğimi Orta Kapı’nın içindeki nöbetçi karakoluna bıraktığım zaman, otomatik silahını omuzuna asarak, bana rehberlik yapacağını söylemiş ve yanımsıra sakin bir sesle anlatmaya başlamıştı.

Bir Kaf Dağı Masal Dünyası’na dalmış gibiydim.

Çifte sur, düzeneği ile içeriye girişte yaratılan dolambaç oyunu, arkaik dönemlerde Ani’yi ele geçirmeye çalışan haydutları nasıl yanıltmış! Bunları anlattı bir süre. Kimselerin ulaşamadığı sırları taşıyor olsa da, bunları her önüne gelene veremeyeceğini hissettirmeye özen göstererek yanımda telaşsız yürüyor, yüzüme bakıyor ve göz göze gelmeye gayret ediyor gibiydi bu sırım gibi asker.

Hani genç yaşta bilgeliğe erişmiş de, bir ara askeri üniforma kuşanıp bu arzusunu yerine getirmek için buraya gelmiş gibiydi. 'Önce kullanılan malzemeyi tanıyalım!' Minik bir ova görünümündeki düzlüğün sol yakasına doğru yürürken, makineli silahını bir omuzunda tutuyordu, eğilip yerden birkaç taş kırığı aldı.

'Bu' dedi, ‘bazalt cürüfü en sert taştır; kiliselerin temellerinden yukarıya doğru yükselenler bunlardır. Ortadaki andezit, en üstteki tüf taşı. Kiliselerin en doruklarındaki tüf taşı işlemeye en kolay olanıdır, halk arasında ponza ya da topuk taşı denir.'

Kilise duvarları yükselirken ses ve akustik yapının nasıl elde edildiğini ve duvarların içlerindeki kırma taşlarla oluşan dolgu sistemini anlattı; buna bağlı yalıtımın nasıl başarıldığını betimledikten sonra kaz ötüşlerinden yararlanan ustalık tekniğinden de söz etti ağır ağır.

Güngörmüş bir masal anlatıcısı gibiydi. Bunca bilgiyi nereden derlemiş ve ezberden konuşacak kadar kafasına nasıl yazmış, diye ben düşünürken üçgen plato güz sarısıyla parladı ve sonra keskin altuni renklere büründü. 'Süre doldu dönelim,' dedi.

Güneş Dumanlı Tepelere bir mızrak boyu kalmışken, Ani’deki tapınak taşlarının kızıl altuni rengi daha da kızıllaşmaya başlamıştı. Girişte dolambaçlı, kandırmacalı labirente yan yana girdik ve dışarı çıktık.

'Yarın görevde ben olmayacağım, sabahtan erken çekim için gelirsiniz, başka bir arkadaş size rehberlik eder,' dedi. İsmini söylemeden beni surların dışında, sır ile başbaşa bırakıp yitti...

Bir Kaf Dağı Masalı’ndan çıkmış gibiydim...

Tekin SonMez, Ani, Eylül 1999

30 Ağustos 2009 Pazar

Tarih Kars Platosu nüfus hareketleri; On ikinci yazı

Kars Platosu Urartu, Hurri arkeoloji alanı ; foto by T. SonMez

Değerli İzleyici,

Boğazköy/Hatuşaş metinlerinin topluca gözden geçirilmesiyle ortaya çıkan bulgularda Hititler’in en az sekiz iletişim dili kullandığını Ceram söylüyor. Bunlardan Akadca, Sümerce, Eski Hintce, Luvice, Hititce ikinci elden, Hurrice ise ilk elden Kars Platosuna dayanır. Salt Hititce’de değil, Protohattice ve Luvice’de tanrılar pentaonunda Hurrice adlar bulunduğunu Ceram söylüyor. Fakat tüm bu ilişkilerde Kars Platosu ile Hurriler bağıntısını önemsemiyor ya da görmüyor.

Örneğin Hitit Kralı Muvaltallis’in (M.Ö. 1300’lerde) yazdırdığı bir dinsel tören ilahisinden şu parçayı alıyor, buradan yola çıkarak Hititlerin nereden geldiğini soruşturuyor. Birlikte izleyelim: ‘Göklerin güneştanrısı, insanlığın çobanı!/Denizlerden çıkıp yükselirsin göklerin güneştanrısı!’ Burada, Ceram’ın parmak bastığı ikinci dizedir:

‘Denizden çıkıp yükselirsin güneştanrısı!’ Sonra da yorum yapar: ‘Muvatallis zamanında Hititler, en az dört yüzyıldan beri Anadolu’nun iç kesiminde oturmaktaydılar. Anadolu’da oturanlar için ise güneş asla denizden çıkıp yükselemeyeceğine göre, bu seslenişte ancak geçmiş yüzyılların bir anısı söz konusu olabilir.’

‘Geçmiş yüzyılların anısı,’ konusunda haklı olabilir Ceram.
Fakat, ardından da göreceli olarak Hititlerin Avrupa’dan Karadenizi görerek geldiklerini varsaymak uğruna ikircikli bir yoruma yönelir. Daha sonra kendisine esnek bir hareket alanı hazırlar; ‘..bu durum her iki yön için de geçerlidir. Göçler sırasında Hititler, Karadeniz’i de, Hazar Denizi’ni de sol yanlarında görmüş olabilirler,’ der.

Teorik açıdan bu ‘göreceli/ikircikli’ bakış, Hint Avrupa dili kullanımına göre endekslenmiştir ve bu neden Hititlerin Avrupa’dan gelmeleri varsayımına yöneltmiştir Ceram’ı. Bu ikircikli teori, Ceram’ın görüşleri içindeki en zayıf halkadır.

Arkeolojik kazılar sonucu ele geçen bulgularla Hint Avrupa dillerinin ana çıkış kaynağı olarak bugün Çatalhöyük gösterilmektedir. Eski görüş doğrultusunda olsa Hititler Karadeniz’de güneşin doğuşuna tanık olabilseler, dört yüzyıl ‘altbilinç’de korunan bu izlek nesnel olabilse, gelirken yanlarında Grek/Trak Tanrıları’ndan birkaçı ile Viking/Germen Tanrıları’ndan Oden, Freja, Tor gibi en az birisi ile yola çıkacaklarından Ceram’ın kuşkusu olmasın.

Bu,ikircikli durumu bizzat kendisi yarattıktan sonra Ceram, olası ki tarihin önünde soylu bir şekilde ürperir ve şu itirafı yapar; ‘Bu Hint – Avrupa ulusunun (yani Hititlerin) kral adları, Hint – Avrupa dilinden değildir. Başlangıcından itibaren hep Protohattice’dir.’

Bellek izleğine gönderme yaptığı ve Protohattice diye adlandırdığı dil aslında Kars Platosu’nu merkez yapan Hurrice’den başkası değildir. Bir protohattice dili vardır fakat Ceram, Hitit kral adlarının yazılışının Protohattice değil Hurrice olduğunu bildiği halde başka bir örnek verirken önceki açığını derinleştirir. ‘Aynı durum,’ diye tümcesine koyulan Ceram: ‘Hitit tanrı adlarında da görülüyor. Tanrı adları da ya Protohattice ya da Hurricedir,’ der.*

Kars Platosu’nu merkez yapan Urartu öncesi Hurriler tanrı tanrıça adlarını Hititler’e nasıl ulaştırdılar ve egemen kıldılar sorusuna yanıt beklemeyeceğiz Ceram’dan. Bu sorunun yanıtı, tarih öncesi nüfus hareketlerinin oluştuğu bölgeleri/yolları içerir.

Bu da ilgili kültür katmanları kaynağına götürür bizi. Bu tarih katmanları farklı kavimlerin siyasi, askeri ve nüfus hareketlerine; (yineliyorum nüfus hareketlerine) ve tarih öncesi yerleşim ve dağışım merkezi rolü üstlenen tarih üçgenlerine bağlıdır.

Anadolu’yu ortak payda altında toplayan tarih öncesi olgu budur.

Makro plandaki nüfus hareketlerine bakarak Hititler, Hurriler, Urartu üçlüsünün yarattığı paganik kültür dokusu üzerine daha sonra, Hazara ve Oğuz nüfus hareketleriyle İslamiyet öncesi şamanik doku kültürlenmesini bu çerçevede görebiliriz. Bu bir bileşkedir.

Baba İshak** nüfus hareketleri, Simavna Kadısı Şeyh Bedrettin*** kültürlenmesi; Al/evi/Al/duvak, Bektaşi/Kızıl/baş sentezli Anadolu’da oluşan dalgalar bu kaynaklara bağlıdır. Hurriler, Hititler, Urartu üçgeni üzerinde; yeni sentezin mimarlarını "Türkik dil" **** kulanan Hazaralar ile Oğuzları buluruz. Kitlesel nüfus hareketleriyle 6., 7., 8., 9., 10. yüzyıllarda Kars Platosu tarih sahnesine yerleşirler, burada lojistik taban oluşturur ve Coruh Kanyonları üzerinden Sivas Platosu'na ve Kayseri/Kapadokya çanağına; Hitit toprağına yerleşirler. Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli gibi elitlerin Kapadokya'yı seçmesi rastlantı değildir.

Sentez/bileşke burada mayalanır ve yayılır. Kars Platosu sosyal, siyasal, ekonomik,teolojik ve nüfus hareketleri geçmişiyle bizden önceki düşünürlerin hayal sınırlarını çok aşıyor, dediğim (Anadolu bileşkesi ile kökenlik ortak paydası olan Gregoryan ruhaniliğini (İ.S.301)işlemek üzere ayrı tutarak)coğrafya, tarih, kültür üçgenleri buradadır. Bizden öncekiler düşünmedi diye bizler de düşümeyelim mi?

Bu, bir tarihe nüfus hareketleri doğrultusunda bakış açısıdır ve Kars Platosu olmadan Ceram’ın kurduğu Hititlerin kültür olgusu çatısı, temel tarih planı ile boşlukta kalır.

Tekin SonMez

*C.W.Ceram, Tanrıların Vatanı Anadolu, s.72, Remzi Kit., İst.
**Ç.Yetkin,Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, s.84-86, May Y.,İst.
***O.Hançerlioğlu,Felsefe Ansiklopedisi,c.1 Remzi Kit., 1976 İst.
****Arthur Koestler, On Üçüncü Kabile, s.24, Say Yay., İst.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Urartu, Hurri, Ani üçgeni; On birinci yazı

Ani Platosu, Urartu/Hurri/Ani Üçgeni'nin kalbidir; foto by,T.SonMez

Değerli İzleyici,

Kars Platosu başlığı altında dağınık olmayan, fakat birbirlerinden kopuk görünebilir kısa anlatılarla belli bir noktaya doğru ilerliyoruz. Bu büyük coğrafyanın mikro noktaları var, ilkin buralara takılırsak makro plandaki nüfus hareketlerini gözden kaçırırız. Kars Platosu sosyal siyasal eonomik geçmişiyle bizden önceki düşünürlerin ve önderlerin sandıklarından çok büyüktür. Buna yaklaşmayı deniyorum.

Coğrafi planda ‘Hayal Üçgenleri’ diye adlandırdığım bölgenin, Kars ile bağlaşık açısında Urartu kalıntılarını, Ani örenlerini de içeren tarih planlı budunbilimsel sosyal üçgenler var. Örneğin birisi; Hurri, Urartu, Ani kültür üçgeni. Bir de bu üçlüye önkültür oluşturan tarih öncesi tozlu topraklı labirentlerin içinde unutulmuş, fakat bu bölgedeki uygarlık kilometre taşlarından en önemlilerinden biri Hurriler var. Örneğin makro planda Hurri, Hitit, Mitanni tarih üçgeni var.

Hurri Kültürü’nün, zaman tünelinde unutulan ya da yiten kalbi var!

Evet! Şimdi objektifimizi buraya döndürüyoruz. Bu bölgedeki doğa örtüsü ve iklim özellikleriyle yüksek dağların ortasındaki korunaklı bir plato oluşu, tarih öncesi çağlardan en eski dönemlere ait arkeolojik buluntularla zenginleşiyor. Av hayvanları zengin çeşitliliği ile Kars Platosu bölgesi önemli nüfus ve iskan hareketlerine sahne olmuş.

Son kırk yıl içinde yeni keşiflere açık Urartu öncesi buluntularla Kars/Kağızman yakınlarında bulunan 'Yazılıkaya' kayaaltı sığınağı ile 'Kurbanağa Mağarası'nda üst paleolitik nitelikte pek çok kaya resimleri bulundu. Bilim insanları bunların ‘on iki bin ile yedi bin yıl öncesi’ bir döneme tarihlendiğini ileri sürdüler. Ortaya çıkarılan 'erken bronz çağı' kültürünün bu bölgedeki arkeolojik bulguları söz konusudur. Bu bölgede, Urartu öncesi Hurri varoluşunu gösteriyor.

Tarih öncesi iki binli yıllarda dorukta bulunan Hititlerin sanat ve din açısından ilk başlarda Hurriler’in etkisinde kaldıklarını, bir Hitit uzmanı olan C.W.Ceram da “Tanrıların Vatanı Anadolu” isimli yapıtında itiraf ediyor.

‘Boğazköy metinlerinin topluca gözden geçirilmesi, bunların en az sekiz dil kullandıklarını ortaya koyuyor.' Ona göre; 'Akadca, Sümerce, Eski Hintce, Hurrice, Protohattice, Luvice, Balayca, Hititce.’

Kars Platosu’nu ilgilendirdiği için devam ediyorum. Ceram’ın üstünde durduğu: ‘Hititler’in Küçük Asya’ya göç ettiklerinden kuşkumuz yok!’ diye yazmasına karşın: 'Sorun şudur,' der ve ortaya çok önemli sorusunu atar:‘Nereden gelmişlerdir bunlar?’ Bu sorunun yanıtı, tarih öncesi nüfus hareketlerinin oluştuğu bölgeleri ve geçtikleri yolları içerir ve bu da bizi ilgilendiren kültür katmanları kaynağına götürür.

Üstelik kaldı ki bu nüfus hareketlerinin açık ucunda Musevi Hazaralar, son yüz, yüz elli yıllık süre boyunca Kars Platosu güncel tarihini de kapsıyor. Buradan Anadoluya kitlesel yerleşme gerçekleştiği için buna ayrıca daha geniş zaman ayıracağım.

Tekin SonMez

14 Ağustos 2009 Cuma

Kars Platosu ve Şamanist, Budist, Yahudi, Hıristiyan Türk; Onuncu yazı

Mimari sentez; Oğuz çadırı formu Ani'de kilise çatısında;foto by,T.S.

Değerli izleyici,

Kars Platosu’na girmek.. Oğuzlar, Hazaralar, Gagavuzlar demek.. (Hurri, Urartu.. tarih öncesi kayıt belge türü verileriyle birlikte) yakın dönemler için de elden geldiğince bağlantılar kurmak, ağızdan ağıza dolaşan asılsız söylentilerin ötesinde canlı veriler sunmak demektir. Veriler; örnekse ilişikteki fotoğraf; Oğuzlar'ın Kars Platosu'nda kıl çadır biçemi o dönem mimari bir form bileşimi olarak Ani'de kilise çatısına yansır. M.Fahrettin Kırzıoğlu'nun yazdığı; ‘Bizans'ın tesiriyle Ortodoks Hıristiyan olan Apkaz Bağratlıları’* örneğine bir yanı ile benzer söyleşiyi, Gregoryan ruhaniliği döneminde o inancaya bağlanan Oğuzları göz önüne alarak ve konunun Kars Platosu ile yakın dönem güncelliğini de bilerek sunuyorum. T.S.

Moldavya Bilim İnsanlarından Dr. Antropolog (Budunbilim) İstemi Han Stephan Curoğlu ile yaptığım bu kısa söyleşi başlarken; 'Türk/Kurt ikilisi, Hıristiyan Ortodoks Gagavuz Türklerinde nasıl bir iletişimle ne tür bir sentez/bileşim sonucu günümüze vardı,' diye sordum.**

Asyalı Türk kült ve kültürlerinin, Hıristiyan Gagavuzlar arasında nasıl yaşadığını ve günümüze hangi kalıtlar aktardığını anlatırken,Dr İstemi Han Stephan Curoğlu bizlere yumuşak serzenişlerde bulundu;‘Temiz Türkçe’yi, Moldavya’da yaşayan biz Gagavuz Türkleri konuşuruz. Türkçemizde sizin kadar arabi, farsi yoktur,’ dedi.

‘Kurt kültü Gagavuz Masalları’nda vardır,’ diyen Curoğlu, şöyle sürdürdü: ‘Bizde canavar, yabanı, ağız kilitlice, bunlar hep Kurt anlamındadır ve dokuz on anlamdaşı vardır. Yedi yıldız: Büyük Araba, öteki yedi yıldız ise Küçük Araba, adlarını alırlar. Bu yedi yıldızdaki dörtlü, arabadır ve ilerideki ikisi öküzlerdir ve daha ilerideki bir tek yıldızcık ise, o, işte Kurt’tur, yol gösterir,' ayrıca; ‘Ocak: Büyük Ay; Şubat: Küçük Ay; Nisan: Çiçek; Mayıs: Hıdrellez; Haziran: Kiraz; Eylül: Üzüm Ayı; Ekim: Kurt Ayı adlarını taşırlar,’dedi.

Curoğlu’nun söylediklerine göre, bugünkü Hıristiyan Gagavuz Türkleri’nde ateşe tapınım kültü de var. Diyor ki; ‘Bu halkın ataları daha dokuzuncu yüzyılda, tengrici şaman Avrupalı göçevili insanlardı.'

‘İlkin Peçenekler, Komanlar, Türkmenler, Oğuzlar, Kıpçaklar peş peşe gelip birbirlerine karışmış. Daha on üçüncü yüzyılda, Gagavuz adı verilmiş bu halka ve o tarihlerde Balkanlar’da bir devlet kurulmuş ve yüz yirmi yıl yaşayan bu devlet, kırmızı zemin üzerinde, bir şahin ya da doğan simgeli bir bayrak dalgalandırırmış Avrupa’da. Başkent, Balçık; bugünkü Bulgaristan’da, Varna’dan uzak değilmiş. Hıdrellez ise bir yortuya dönüşmüş, diyor ki;

‘Mayıs’ın ilk günlerinde kuzu kurbanı yapılır, bulgurla fırına verilen kuzu yenildikten sonra, kemikleri sarılıp toprağa derin gömülür ki, köpekler bulup çıkarmasınlar, buna özen gösterilir,’ diyor Dr. Curoğlu ve ekliyor: ‘Kuzunun kanı, herhangi bir şeye akarsa, o da gömülür. Eski bir Türk kültü olan gelenek ise üç dört gün sürer.’

Kız istemeler, görücülük, nişan, düğün geleneklerinin yanı sıra, Türkçe’de başlık tanımı, onlarda anatopu, babahakkı olarak yaşamış. Bu Ortodoks Hıristiyan Türk toplumunda, ‘Kurt Yortuları, tabuları’ bulunduğunu söyleyen Curoğlu, Hıristiyan Gagavuz Türk Devleti’nin 730. kuruluş yıldönümüne, Türkiye’den herkesi ‘buyur’ etmiş.

Asya’dan, Karadeniz’in kuzeyinden 900’lerde gelip, Boztuba dolaylarına, Dobruca topraklarına devlet kuran ve oraya ‘Kurt, Demir, Taşcu gibi erkek, Menevşe, Gül, Sedef, Sümbül, Mercana gibi kız adları bırakan ve fakat Hıristiyan olan bu insanlar: İslam/Arap adları taşıyan Anadolu Türkleri için yeni bir bakış açısı oluşturuyorlar.

‘Biz’ diyor Dr. Curoğlu: ‘Hepimiz, büyük Türk Ağacı’nın dallarıyız fakat biz, daha çok Oğuz Türklere yakınız ve otuz dört Türk Halkı’ndan birisiyiz.’

‘Bir gün, Gagavuzların da İslamileşmeleri olur mu?’ diye nazik bir soruyu, masaya bırakıyorum ayrılmadan önce. O yanıtlıyor;

‘Gagavuz Türkler’de Şamanizm daha çoktur; bunu değiştirmek, kavgalı ve karıştırmalı olur. Düşünüyorum; Şamanist, Budist, Ortodoks Hıristiyan, Yahudi her dinden Türk vardır ve bunlar o Büyük Ağaç’ın dallarıdırlar, bu ağaç Türk Ağacı’dır.’

*M. Fahrettin Kırzıoğlu, Anı Şehri Tarihi,1982, Ankara
**Tekin SonMez, Varlık Dergisi, Mayıs 1993, İstanbul,

Ani'de kilise duvarında Ermeni abecesiyle Oğuzca yazı;foto by,T.S.

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Dersimiz Coğrafya, Kars Platosu’na Giriş; Dokuzuncu yazı

Değerli İzleyici,
Dünyanın çatısı duygusunu veren bu dağ katmerlerini, Kars Platosu'na Batı'dan bakan bir doruktan Tekin SonMez çekti. Yeri geldikçe bu çekimlerle ilgili yasal düzenekli açıklamalar yapılacak. Şimdi, Kuzey'de Hazaralar'ı bir an sessiz bırakıp, Kars’ı merkeze alan üçgene ve tarih öncesi arkeolojik buluntularla süslü Urartu konusuna da girmeden, coğrafya dersimize biraz zaman ayırmamız gerekiyor. Çevresini veren bir harita elimizde. Doğu Anadolu diye tanımlanan alana bakıyoruz.

Asya’dan uzayan karasal bağların Hazar Denizi’ni kuzeyden geçişe uygunluğunu; özellikle yazlak ve kışlak yaşam koşullarına uygunluğunu; bitek topraklara, bol akarsulara sahip bir bölge olduğunu da göreceğiz.

Yukarıda Hazarya ile Karadeniz’e doğrudan uzayıp yükselen Kafkas Sıradağları’nın göğüsleri altında Doğu'su Hazar Denizi, Güney'i Ağrı/Ararat oylumu ile doğal sınırları esnekleşen büyük plato, tarih öncesi avcı toplumlar için en korugan yaşam koşullarına sahipti ve Kars bu yüksek verimli büyük platonun Batı'ya açılan Kapısı’dır.

Bu gözlemin peşi sıra, Erzurum, Hasankale, Soğanlı yaylaklarından gelen ve Doğu’ya akan Aras Irmağı’nı esnek bir sınırlama sayarak, Kuzeyde Karadeniz Dağları’nı bulalım. Burada bazı kaynakları ile Çıldır Gölü Deltası'ndan gelen ve büyük bir yay çizerek Karadeniz'e dökülmeden önce Batı’ya hızlı akan Coruh Kanyonları'nı görelim.

Hazar Denizi’ne geniş tabanı ile yaslanan bu üçgen Kars Platosu’nu Batı’ya doğru çeker ve daralarak uzanır. Üçgenin dik açısı Sivas Platosu’na ulaşan Roma döneminde de kullanılan tarih öncesi doğaçlama yol, Coruh Kanyonlarında Oltu/Şenkaya,Tortum, Bayburt, ötede Kelkit Çayı’ndan Yeşilırmak Deltası'na açılır ve Sivas Platosu’na ulaşmayı sağlar; bu platoya ulaşamayan Orta Anadolu'ya adım atamaz.

Kafkasların eteklerinden, Hazar Denizi kıyısını saran Kars Platosu odaklı üçgenin Anadolu’ya uzayan engebeli alt çizgisine bakalım.

Karadeniz Dağları’nın güneyinde bir ucu Karasu, Aras silsilesinin batı bölümü olan Malatya ve Çapakçur çöküntü alanının yarattığı sıkışık manzaralı Tunceli Dağları, öteki ucu yine Karasu ve Aras güneyinde kalan sıradağlar ve bunların ucundaki Ağrı-Ararat Volkanı Kars Platosu’nu Güney'den tanrısal bir şemsiye gibi özel korugan duruma getirir. Plato’nun en alçak yeri sekiz yüz metre ile Iğdır Ovası’dır.

Erzincan, Tercan, Erzurum ve Aras boyu doğal gerilimli yüklü dağ zincirleri Gavur Dağı, Kop Dağı, Cuşan ve Keşiş Dağları gibi üç bin metre dolaylarındaki yükseklikler de, Kars Platosu’na Güney Batı'dan ulaşımı zorlaştıracak doğal korugan engellerdir.

Kimi düzlükler yer yer çöküntü alanlarıyla yüksek dağları ortaya çıkarsa da bir yanıyla Kafkaslar’ın eteklerine ve öteki yanıyla Hazar Denizi’ne sınırdaş Kars Platosu’nu tarih boyunca bu coğrafi örtü, bu yönlerden olası saldırılara karşı korudu. Bu bölgenin orta kısmı dağların birbirlerine yaklaşmaları nedeniyle doğal bir kale manzarası gösterir.

Batı ve Güney Batı'dan, ya Karadeniz Dağları yönünden gelerek Kars Platosu’na askeri utku sonucu ulaşan orduları tarih yazmadı. Farklı kavimlerin siyasi, askeri ve nüfus hareketlerine Batı'dan engel olup Kuzey'den yol veren Kars’ın önemi sanırım şimdi biraz daha belirecek.

Bu coğrafya gözlemimizden sonra ilkin arkaik Urartu bölgesine; Kars merkezli minik üçgen’e, sonra Kafkaslardan sel suları gibi kopup gelen nüfus hareketlerinin merkezi Hazaralar'a bakışlarımızı çevirebiliriz.
Sevgi, içtenlik...
Tekin SonMez