25 Nisan 2010 Pazar

Kars Platosu, Coruh Kanyonları, antrapoloji yerel tarih ve çocukluk anıları; ‘Soyaile’ Onur Büyüğü Sayın Celal Şenocak ile söyleşi; On dokuzuncu yazı

Bir toplumun yerel tarihi nasıl yazılır? Resmi tarih dışında, düzmece olmayan bir tarih! Çocukluk anıları hem yerel toplumsal tarih, hem o bireyin kişilik tarihi hem de içinde bulunduğu aile tarihini içerir. Tümüne bakınca tıpkı bir sarkacın salınımı gibi anlatı varyantlarıyla temel öykü sahne alır.

Öteki açıdan anlatılar kimyasal bir ayrışma gibidir de. Konular öbekler halinde, özel çalışma gruplarınca irdelenebilir odak noktalarda toplanırlar. Bu tür anlatılar ilerledikçe sarkaç salınımı ve kimyasal ayrışma örtüşürler. Konu bölümleri kendi yolunda ağır ağır ilerler.

Antrapoloji/budunbilim verisi vardır burda. Çalışmalar kadrolu personel ile yapılmalı. Anlatıları ekrana getirme ve yayımlama süreci ayrı bir çalışma ritmi ister. Batılı ülkelerde kurumsal aile fonları-vakıflar destek verir, profesyonel kadro bu işi kotarır.

Ülkemizde aile vakıfları varsa da yerel tarih konusuna ilgi duymazlar, pek çok önemli konu hasıraltı olur. Bu iş, doğa-tarih kaynaklarını kullanan turizm sektörüne düşer.

Bu kaynaklara turistik grup gezileri düzenleyen sektör, yerel tarih konusunda ya düzmece anlatılı bir öykü peşinde koşar ya hiç ilgilenmez. Oysa bu tür yazılı çalışmalara onlar fon ayırmalı. Sonuç olarak birebir yerel tarih konuları, bu satırların yazarı gibi insanların kişisel çabalarına kalır.

Değerli İzleyici,

‘Soyaile’ Onur Büyüğü Sayın Keramettin Şenocak ile söyleşi yerel tarih konularına ilgi duyanlar için yüz yılı kapsayan bir süre açılımı yaptı bir önceki bölümde. İkinci elden bölgesel bir tarih, yerel bireysel tarih materyali olabilir anlatılar ortaya çıktı. Bu kez yine ‘Soyaile’ Onur Büyüğü Sayın Celal Şenocak ile anılar sunuyoruz. Neden anı?

Doğa, çevre, insan; yerine göre toplumsal ve yerel tarih gravürleri gibi görsel çağrışımlarla gelen öykü kişileriyle sahne alır ve yerel tarih mirası olarak geride kalırlar. Sayın Şenocak ile söyleşiyi birlikte izliyoruz.
Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez
Stockholm, 25 Nisan 2010SORU; Celal Ağbi, çocukluk anılarıyla başlayabiliriz miyiz?
YANIT; Sarıkamış’ta bir hatıramı anlatayım. Çok önemli bir hadise. Bizim Sarıkamış’taki evleri bilir misin? Çay geçiyor arkasından, dört yanı büyük çayır. Çayırı geçtim. Dört yaşımdayım. Yavaş yavaş gittim çayın kenarına. Orda balık tutuyorlar. Bir su akıyor ki! İlkbahar buz gibi bir su her taraf kar. İki ray uzatmışlar, tren rayı çayın üzerinden karşıya geçiyorlar. Gittim, elimi uzatacağım ki ötekinden tutayım geçeyim karşıya.. dört yaşımdayım. O tarafta balık tutuyorlar. Elimi uzattığım gibi bilmiyorum ötekini. Evet! hiç unutamam! Demek yaşayacak ömrümüz var! Tekinciğim adamın biri gelip coşkun selin içinde beni tutmuş. Tutmuş!

SORU; Suya nasıl düştünüz, bellekte biraz ayrıntı var mı?

YANIT; Tabii şimdi düştüm ya, elimi uzatıyorum ki raydan tutayım, halbuki akmış gitmişim. Beni tutan adam da aktı gitti. Su ikimizi götürüyor akıyor. Gürlüyor! Suya düştükten sonra buz gibi su ölmüş gibi adam beni sudan çıkarıp tepe üstü dikmiş, ağzımdan sular akmış sonra getirmişler eve. Bunu hayat boyu hiç unutmam.

SORU; Çocukluk, gençlik, hodaklık, horovel, kurt ağzı bağlamak!? Hodaklığı, Bardız’da mı Sarıkamış’ta mı oldu?
YANIT; Kurt ağzı bağlıyorlardı ya işte öyle bir inanış vardı o zamanlar. Elbette, elbette horavel filan değil de, hodaklık yaptık biz de. Bardız’da hizmetkarlar vardı dedim ya.. onlarla, biz işte hodaklık yapardık, onlar da hizmetkar, çalışırlardı. O sene hizmetkarımız yok, tutmamışız, babam dedi ki 'oğlum git öküzleri koş.' o zaman yaşım 18 var. Tabii, gittim, öküzleri koştum. Dedi ki; ‘git ormana, bir araba odun yükle al getir.’ Dedim ki; ‘baba, komşulardan giden kimse yok yalnız nasıl olur?’ Dedi ki; ‘Oğlum şu köyü çıktın mı on tane araba vardır önünde birisine takılır gidersin.’ Köyü çıktım, bir tane bile araba yok. Orman epeyce uzak, belki iki saat sonra ormana vardım.

SORU; Bardız Yaylası sonrası, oradaki ormana doğru mu?
YANIT; Bardız çayından sonra aşağı doğru orman var. Araba yok, hiçbir şey yok. Bir dere var tekrar o yanda, bir orman var kimse yok. Gittim ormana tek başıma kağnıyla uğraşıyorum, odun yüklüyorum arabaya. Bir yağmur başladı, inceden bir yağmur yağdı yağdı, saatlerce yağdı. Kağnıyı yükledim öküzleri koştum, aşağı yola doğru (yol orman yolu böyle normal yol değil) geldim. Baktım ki aşağıda sel gidiyor. Meğer çaya müthiş su gelmiş. Su her taraftan çaya geliyor. Çay coşmuş kamyonu, arabayı, atı ne varsa alır gider. Çaya indim, şöyle ortada büyük bir ada var, su ordan, burdan adaya geçiyor, adadan öbür tarafa geçiyor, bir daha bu tarafa geçiyor. Çay parçalara bölünmüş durumda.

SORU; Bir dakika Celal Ağbi oralarda yamaç yolu yok mu?
YANIT; Kabanlar var dağa çıkıyor, dağdan gidersen oraları geçiyorsun. Fakat oralar tehlikeli, arabalar devrilir, oralara kimse gitmiyor. Çaylardan geçiyor arabacılar. Hep öyle yaparlar. Baktım ki çay öyle bir çay ki bir kenarından girdim arabanın üstüne çıktı su... Arabanın üstüne çıktı, öküzler suda sürüklenecek gidersem. Çayın yarısına gelmeden hemen eyledim öküzleri. Adanın bu yarısında çay az akıyor ama daha çoğu o taraftan akıyor, tehlikeli ikisi hemen ortada birleşiyorlar. Hemen döndüm, geldim, çıktım dışarı.

SORU; Bravo! Tek başına çaydan çıkabildiniz mi?
YANIT; Tabii onu yapabildim! Döndüm karar verdim artık, kabanlardan gideceğim. Daha kabanın ilki baktım orda kötü bir yer var, orda araba sarsılsa da düşsek ne öküz kalır ne adam ne hiçbir şey. Yüksek, uçurum, altı da çay. Baktım bir çoban orda davar yayıyor. Seslendim çoban geldi. 'Şu arabayı bir tut devrilmesin,' dedim. O arabayı arkadan tuttu, ben öküzleri çektim. Tekinciğim, devrilirse dedim ya.. 30-40 metre aşağıda çay, su akıyor. Öyle de geliyor ki, sanki nehir, koca nehir. Çok coşkun akar orası. Bildiğin gibi değil. Neyse çoban arkadan tuttu, geçtim orayı, gittim. Kağnıyı da hafif yüklemişim bereket ki. Yaa işte böyle yalnız tek başıma neyse geçtim o tarafa, yavaşça öküzlerin boynunu büktüm öyle bu tarafa gittim, o tarafı geçtim, bir daha orayı geçtim.. Hanas köyü var, onun altına gittim, ordan yolu epeyce düzledim. O gün akşama geldim eve ama bana sor! Hiç unutamam. 'Baba böyle böyle oldu,' dedim. 'Oğlum böyle olacağını ne bileceksin! Her gün, her zaman onlarca araba ormana gidiyor adam evine kışlık odun getiriyor.' Tekinciğim işte böyle oldu. Çok tehlikeli bir zamandı, acayip selin içinden döndüm geldim.
(Kayseri, 23 temmuz 2008)

*En alttaki fotoğrafta Celal Bey, eşi ve Oğlu, Kayseri, 2008
*Ortada siyah beyaz aile fotoğrafı, sol başta fotörlü Celal Şenocak, Sarıkamış
*Doğa fotoğrafları, antropolojik malzeme fotoğrafları Tekin SonMez'in objektifinden.

21 Mart 2010 Pazar

Osmanlının çöküş yıllarında yüzü Batı'ya dönük nüfus hareketleri ve ‘Soyaile’ Onur Büyüğü Sayın Keramettin Şenocak ile söyleşi; On sekizinci yazı

Sınırda olmak! Kars Platosu'nu sık sık saran ve uzun yıllar boyu süren belirsizlik rüzgarlarının şiddetle estiği sosyal, siyasal, ekonomik güç bağlamında Batı'nın Doğu'su Hıristiyan Çarlık Rusya'sı ile evet, Orta Doğu'nun Batı uzantısı İslam Arap Şeriatçısı Osmanlının kamplaşması ile Kafkasya'daki boşluğun hangi güçler tarafından doldurulacağının kestirilemediği yıllar.. Doğu, Batı arasında işte bu yüz yıllık kaos var.

Değerli İzleyici,
‘Soyaile’ Onur Büyüğü Sayın Keramettin Şenocak ile söyleşi yüz yılı kapsayan bir süre açılımı yapmakla birlikte, ilk çekirdek kuşağın ötesinde ayrı bir logo gibi anılan daha bir açılım ufku verir. Sayın Şenocak ile doğaçtan söze yankıyan içten söyleşiyi birlikte izliyoruz.
Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez
Stockholm, 21 Mart 2010SORU; Keramettin Ağbi! Baba, dede anlatıları ile başlayabilir miyiz?
YANIT; Tekinciğim, 1877-78 Osmanlı Rus savaşından sonra Kars Ardahan ve Batum şehirleri Rusya’ya veriliyor. Sınır Bardız’ın yarım saat batısında, Hanas’la Bardız arasından geçiyor. Bardız, Göreşken, Zakim.. yani bizimkiler Ruslarda kalıyor. Ruslar öyle bir yönetim sergiliyorlar ki yatırım olarak, asimile etmek için Türk halkına, müslüman halka çok iyi davranıyorlar. Askere almıyorlar, vergi almıyorlar, ormandan çok fevkalade rahatlıkla istifade etmelerini sağlıyorlar. Okullarda Osmanlıcayı aynı zamanda Rusçayı okutuyorlar.

SORU;O sırada aile nasıl yaşadı, kim ne yaptı bilen var mı?
YANIT; Babam medresede okumuş, Osmanlıcayı eski Türkçeyi çok iyi biliyor. Rus okulu açılınca rahmetli ninem babamı okula gönderiyor. Babam, Bardız Rus ilkokulunu bitiriyor. Öğleden önce Osmanlıca, öğleden sonra Rusça. Rus okulunu Bardız’da iki kişi okuyor, birisi babam. Karahamza’da ortaokul var. Sarıkmış yakın, ninem babamı oraya gönderip ortaokulda okutturuyor, ortaokuldan mezun oluyor. Ninem fevkalade ileriyi gören bir Osmanlı kadını.. babam Rusça öğreniyor. Fevkalade Moskova lehçesiyle Rusça okurdu, yazardı.
Babam 1898 doğumlu. Karahamza Rus Ortaokulunu bitirdiği zaman 16-17 yaşlarında.. O sırada Oltu Mutasarrıfı Ziya Bey’le tanışıyorlar. 1914 Birinci Dünya Savaşı başlamadan önce Ziya Bey babama haber gönderiyor. ‘Fettah Bey sen orada gizli bir cemiyet kur,’ diyor.

SORU; Baba 16-17 yaşlarında ve 1914 Birinci Dünya Savaşı yok. Nasıl yani bu olay tehcirden önceye mi rastlıyor?


YANIT; Tehcir mi? Bu Orta Anadolu’daki tehcirle, buranın onlarla alakası yok! Sarıkamış askeri olayları işte 1914-17 arasında yaşanıyor.. ondan sonra, konuya devam edeyim; Oltu Mutasarrıfı Ziya Bey; ‘Fettah Bey orada gizli bir cemiyet kur,’ diyor. ‘Osmanlı ordusuna yardım için ‘ne gerekiyorsa yap’ diyor. Babam o cemiyeti kuruyor. Rus yönetimi altında...

SORU; Burada biraz duralım! Baba 16-17 yaşlarında, Rus Ortaokulu mezunu.. Birinci Dünya Savaşı başlamadan önce otuz beş yıl Çarlık Rusya yönetimi ile süren hikaye.. Bolşevik hikayeleri sahnede yok mu?

YANIT; Bolşevikler gelmemişler daha, Çar ordusu var. 17 Ekim'ine kadar Bolşevik yok. Dedem hayatta, ninem hayatta. Babam evli bile değil.. tabii kurduğu teşkilat genişliyor genişliyor, faaliyet gösteriyor. Ne kadar yün varsa, hatta yataklar dökülüyor, eğiriliyor... işte, atkı, eldiven, çorap askerin giysileri.. kalpak, dizleme, yünden dokunup yapılacak ne varsa; gelinleri, kızları, yaşlı kadınları sevkediyorlar, toplanan giysiler çuvallarla gece karanlığında sınır geçiliyor. Norşin Köyü'nün dağında bir Osmanlı Subayı’na teslim ediliyor. Bunlar Osmanlı ordusunun giysisi, yardım için. Bardız nahiyesindeki bu işi babam organize ediyor. O zaman daha evli bile değil.

SORU; Çarlık Rus yönetimi altında gizli cemiyet faaliyetleri falan.. Ruslar’ın haberi olmuyor mu?

YANIT; Evet! Derken Ruslar duyuyorlar. ‘Siz Osmanlı ordusuna yardım ediyorsunuz, siz vatana ihanet ediyorsunuz,’ diye, doksanın üzerinde kişiyi topluyorlar, babam da, dedem de, dedemin kardeşleri de dahil, Kurban ağa dahil (kayınpeder dahil) Rıfat Şeki, Mehmet Hoca bunlar hep köyün ileri gelenleri. Önce Sarıkamış’ta kolordu çeşmesinin arkasındaki dereye sürüyorlar.

SORU; Sınırlara göre Sarıkamış da Çarlık Rusya sınırları içinde mi?
YANIT; Evet Sarıkamış da onların. Orada bunları kıracaklarmış ‘vatana ihanetten’ dolayı. Bir Kazak subayı geliyor, (kayınpeder bunu hatıratında söylüyor ) bu baştaki komutana ne söylüyorsa bu defa geri çeviriyorlar Kars’a götürüyorlar. Kars’tan bir kısmını Harkof’a, Kazan şehrine sürüyorlar. Nargin Adası'na kapatılanlar arazilerde çalıştırılıyor, birkaç manat yevmiye veriliyor. Babam, dedem, Kurban ağa, babamın amcaları orada. Bir kısmı da ölüyor yollarda, giderken. Kars’ta hastalık çıkıyor, babamın amcalarından ikisi ölüyor. Babam 17 yaşında esir ve vatana ihanetten suçlu, orada başka esirler de var. Sonra babam, dedemle beraber Nargin Adası’ndan on bir kişi kaçıyorlar...

SORU; Nargin Adası’ndan on bir kişi kaçıyorlar, 1914 Birinci Dünya Savaşı başlamadan önce, doksan kişi götürülüyorlar. Buraya dek tamam! Bu arada, tehcir, 1915 yaşanıyor. Sarıkamış’ta kar ve soğuktan donan askerler acısı var. Baba ve dede bu süre içinde Nargin Adası’nda esir. Doğu’da yok mu böyle bir tehcir?

YANIT; 17 Ekim’ine kadar Bolşevik yok! Tehcir! Bu, Orta Anadolu’daki tehcir, onlarla alakası yok. Erzurum’da da var bu olay, tehcir olayı Erzurum’da da var. 1915’te Erzurum’daki Rumları, özellikle Ermenileri, hıyanetlik ettiklerinden dolayı o zamanki yönetim alıyor, ilerilere sürüyor, aileleriyle alıyor ilerilere sürüyor.

SORU; Oltu Mutasarrıfı Ziya Bey..’ dediniz. Oltu o zaman Ruslar’ın mı elinde?
YANIT; Oltu da 40 sene Ruslar’ın elinde kalmış. 1917 Ekim’indeki ihtilal, Rus ordularının silahı bırakıp geri çekilmesini sağlıyor ve Doğu Anadolu’nun tümü Ruslar’ın elindeyken Ruslar çekilip gidiyor yörede.. şeyler kalıyor.. Ermeniler kalıyor.

SORU; Yıl 1917! Baba ve dede döndüler mi.. Onlar nerede? Nargin Adası’nda mı?
YANIT; Onlar esaretteler.. bir dakika, dönmüş oluyorlar, çünkü erken kaçtılar, öteki esirler daha sonra döndü. Onlar kaçıyorlar on bir kişi. Rusya’da ihtilal olunca 1917’de bütün esirleri bırakıyorlar, ama bizimkiler ihtilalden önce kaçıyorlar.

SORU; Hikayedeki Oltu Mutassarıfı Ziya Bey, 1917’den sonrası nerede?
YANIT; Ziya Bey bakıyor ki ‘Ermeniler bizi kıracak biz davranalım,’ diyor. Bir gece Ruslar’ın bıraktığı depolar basılıyor resmen nöbetçiler öldürülüp silahlar alınıyor, halkın elinde silah yok, Ruslar’ın bıraktığı cephanelikler halka dağıtılıyor.

SORU; Bir de 1914’ten önce 17 yaşında esir giden baba ve dede var.. onlar ne zaman geriye dönecek, dönecekler mi?
YANIT; Babam... Nargin Adası’nda.. herkesi çalıştırıyorlar, yani çapa çapalatıyorlar, ot yolduruyorlar.. babam genç, yakışıklı mükemmel Rusça biliyor. ‘Görevim şuydu,’ diyor. Bana anlattı! Ben diyor, Kafkas Orduları Başkumandanlığı yemekhanesindeyim.. gümüş tepsi içinde yemekleri alırdım. Bana güzel beyaz bir önlük, güzel elbise giydirdiler, Kafkas Orduları Başkumandanına, yemek saatinden bir yarım saat-onbeş dakika önce alır götürürdüm, bir kaşık alırdı, biraz tadına bakardı okey,’ derdi, ondan sonra erata, orduya yemek dağılırdı,’ diyor.

SORU; Anlamadım! Ordunun yemeğinin tadına kim bakıyor?
YANIT; Kafkas Orduları Başkumandanı bakıyor o yemeğe bizzat, diyor babam, o bakardı diyor. Gide gele diyor, o Başkomutanın bir kızı var, diyor Moskova Üniversitesinde okuyor, güzel bir kız. Bu kız bana aşık oldu, vuruldu,’ diyor. ‘O Rus, ben de Rusça bildiğim için mükemmel konuşuyoruz,’ diyor. İlşkimiz ilerledi, bir gün bana dedi ki; ‘beni al burdan götür. Ben seni alıp götüremem ben esirim,' dedim. Babama çok yaklaşıyor kız ama babam hiç oralı olmuyor çünkü bir Rus kızını getirmesi.. rahmetli ninem, onları anlatmadım.. ninem çok Osmanlı bir kadındı öyle şeyleri... muhafazakar... hiç kabul edecek türden değildi yani, babamı böyle evlatlıktan reddederdi. Bütün Anadolu toprağı da Ruslar’ın elinde. 'İş ilerleyince Kurban ağa'ya söyledim,' diyor. İçimizde en akıllısı Kurban ağa; ‘Fettah, biz o kızdan istifade edelim,’ dedi. ‘Nasıl, dedim? ‘Sen o kızın vasıtasıyla bir kağıt alabilirsen biz kaçalım,’ dedi. Kurban ağa bunu planladı.

SORU; Başkomutanın kızı da birlikte gidecek mi bakalım?
YANIT; Kızı da götürecekler beraber güya.. güya.. kaçacaklar.. Batum’a gidecekler, Batum’dan Trabzon’a geçecekler oradan memlekete.. böyle planlıyorlar ama Batum, Trabzon... Doğu Anadolu hep Ruslar’ın elinde. Şimdi olur muydu olmaz mıydı.. Kurban ağa; ‘Sen yeter ki bu kağıdı al diyor. Babam kıza; ‘biz kaçacağız ama elimizde bir kağıt olmalı ki kaçalım, yoksa bizi yakalarlar.’diyor. Kız, diyor ki ‘Ben babamın mührünü basarım, kağıdı yazarım! ’Üniversite öğrencisi! ‘O mühürü gören hiç kimse bize engel olamaz,’ diyor. Babam da; ‘Tamam! Sen o kağıdı yaz bana ver, ondan sonra kaçmayı düşünelim,’ diyor. Babam kağıdı alıyor Rus kızından, mühürlü kağıdı, "bunlar serbest bırakılmıştır istedikleri yere gidebilirler!”..

SORU; Kızın adı nedir, kaçanların isimleri yok mu bu kağıtta?
YANIT; İşte nasıl yazıyorsalar onu anlatmadı. Babam dedi ki; 'O kağıdı kızın elinden aldım. Kurban ağa, ben, Şerif dede.. üçümüz kaçacağız, komşumuz Tahir, Tıngır Osman var..' bilmem kim var.. ağlamışlar, yalvarmışlar 'bizi de götürün,' diye.. on bir kişi olmuş...
Bünyan, Kayseri 24 Temmuz 2008

11 Ocak 2010 Pazartesi

Sarıkamış'tan Batı'ya göç, dün; bir aile ve nüfus hareketleri ile bugün; On yedinci yazı

Kars Platosu'ndan Batı'ya nüfus hareketleri.. bir ailenin üçüncü ve dördüncü kuşak bireyleriyle yaşadıkları törensel, özgün bir buluşmada bir arada olacağız.

Doğu Ekspresi ile Kars'tan geri dönüyor ve Ankara’ya varıyoruz.

Günübirlik yaşayışla birlikte, törensel anlar ve günler de var insan yaşamında. Bu satırların yazarına göre, ‘nüfus hareketleri ile yer değiştiren insan için onunla koşan ve onu algılayan zihinsel bir bellek’ işlevini üstlenir, yazma eylemi. Yazma eylemi dirimsel bir törendir benim için evet. İkili bir tören.. İlkin, yazmanın kendisi törendir.Değerli İzleyici,

Evet, tüm sanatlarda olduğu gibi yazma eylemi yazar için bir törendir. Yazmayan kişilerce anlaşılması zor bir törendir bu. İkincisi şöyle ki yazınsal metnin kitlesel bellek dağarına yapacağı göndermeler de bu anlamda törensel olur. Böyle bir törensel gün içinde Ankara’da olduk.

Edebiyatçı olarak birebir insan insana ilişkilerde çekirdek ailem ve evliliklerim de dahil; odak noktası zarafet, nezaket, kısacası saygılı yaklaşım tüm yaşam boyu beni ilgilendirmiş, cazibesiyle her zaman beni çekmiştir.
Bir aile kalıtı olarak bu incelikli saygı ögeleri ve modern zarafet, Sarıkamış 1936 blog fotoğrafı ile bir yaşam gustosu olarak açık seçik gün yüzüne çıkıyor.

Yüzü ileriye dönük bu yaşam gustosunu geleneksel bağlarıyla üçüncü, dördüncü kuşakta ve bu törensel ortamda gördüm.

‘Soyaile’ logosu altında ayda bir kez bir araya gelinen ve söyleşilerle yüklü uzun bir kahvaltı ile öğlen saatlerini bulan bu tür bir törensel gündü. Heyecanla bir araya geldik o gün Ankara'da.

Bundan önce, yıllar sonraki ilk buluşma var. ‘Soyaile’ yönetim kurulu başkanı, Raci Bey apansız telefonla aramış ve İstanbul Pera’daki evimizde zarif eşi ile birlikte bizi ziyaret etmişlerdi.

‘Soyaile’ konusu bir romancı olarak benim gündemime böyle geldi.
Bugün de yarın da böyledir; yazınsal metinleri uğraşı alanı seçmeyenlerin ayırdına varamayacakları bir nokta var. Ben ‘Soyaile’ konusuna, herşeyden önce bir edebiyat adamı olarak baktım. Burada ikili bir durum var. Çift santraforlu bir takım düşünelim. İşte böyle.

Bu projede ‘Soyaile’ beni de bir ucundan içine alıyordu ve bu da ilk neden kadar önemliydi benim için. İki neden de eşit oranlıydı.

İlk kez Raci Bey ve eşi Vildan Hanım’ın Pera’daki evimize yaptıkları nezaket ziyareti sırasında, böyle mükemmel ve düzgün bir omurga üzerinde yükselen Soyaile projesi konusunda açıklık ve içten bir algı imgesi oluştu benim açımdan. Bu tür izlenimler edindim.

Onları yakından tanıdıkça iyice heyecanlandık ve derken yolumuz Ankara’dan geçti. 2009’un sonunda bu törenlerden birisine konuk edildik.

Oradan güzel ve doyurucu anılarla ayrıldığımız günde bile ‘Sarıkamış 1936’ konusunu bir blog olarak kafamda canlandırmamıştım. Konuyu zamana bıraktım.

Fakat söz konusu fotoğraf, ilkin her an gerçekleşemeyen yaşamsal bir gerçeği de törensel düzlemde belgeleyen bir fotoğraf olduğu için beni kendisine çekiyordu. Dahası, beride değindiğim ‘nüfus hareketleri ile yer değiştiren insan için onunla koşan ve onu algılayan zihinsel bir bellek’ olan beni, evet bu satırların yazarını derinden ilgilendiriyordu.

'Sarıkamış 1936'da yüzü batıya, ileriye dönük modern geleneği nüfus hareketleri ile de unutmayıp, yaşatan bir ailenin törensel anılarıyla döndük. Belge fotoğraf aşağıda; Duran 1936 dün, akmakta olan 2010, bugün.

İlgi duyanlara blog adresi http://sarikamistekinsonmez.blogspot.com

Raci Bey'le söyleşi yayımlanacak. Bazı görsellikleri eşim Feryal Hanım'ın değerli katkılarıyla burada sunuyorum.
Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez
Stockholm, 11 Ocak 2010

1 Ocak 2010 Cuma

Kars'da müjde yastığı töresi; On altıncı yazı

Değerli İzleyici,

Doğu Ekspresi ile Kars'a gidiyoruz yine. Kars yörelerinde al duvak, gelin götürme, pürçek kesme törenleri ile ilişkin Ani eski Muhtarı Abdurrahman Aydın ile bir söyleşi yayınlamıştım. Bu konu sürüyor.

Bir simgeler dünyası ile karşılaşıyoruz. Şöyle ki bekar kızlarda pürçek kesme olmadığını öğreniyoruz. Pürçek evlilik simgesi olarak karşımıza çıkıyor. Pürçek kesme kadar ilginç olan başka bir töre var. Özünde at yarışı olan 'müjde yastığı' konusunu şimdi aşağıda birlikte izliyoruz.
Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez
Stockholm, 1 Ocak 2010


SORU; Abdurrahman Bey, anladık gelin saçlarını, daha özü saçlı olduğunu gösterecek! Pürçek kesme ne zaman olurdu?
YANIT; Düğünden iki gün sonra saçı yazmadan çıkarır keserdiler, temsili bir şey pürçekler çıkardı.

SORU; Bir anlamda kellik yok anlamı! Peki kızlarda pürçek yok mu?
YANIT; Yok! Kızlarda yok! Gelin olana kadar yok! O pürçek, yeni gelin olduğuna dair; evlendiğine dair temsili bir şey.

SORU; Abdurrahman Bey, düğün Perşembe başladı ya Cuma başladı, Pazar günü gelin oğlan evine gitti. Başka ne tür töreler vardı?
YANIT; Güreş varıdı! İşte gelini; o götürme, gız evinden oğlan evine götürme günü gelinin önünü garanti keseridiler güreşçiler.

SORU; Peki! Cırıt atma! Davul zurna at oynatma, yarış yok mu?
YANIT; Varmış, cırıt da varımış. Hem de at beslerlermiş; herkes kendi evinde bir cırıt atı.. meşhurmuş bizim köyde cırıt. At yarışları yaparlarmış! Diyelim ki bugün Kars’dan Ocaklı’ya ki onlara rasladım,'müjde yastığı! O bizde yenge usülü vardır. Bir oğlan yengesi, bir de kız yengesi.. Yastığı kız yengesi oğlanın evine getirirken, o hazırlar. Atlılar, yani 'at devri'ni anlatıyorum, gene halen var.

SORU; At döneminde yastığı at ile kapıp kaçırıyorlar mı?
YANIT; Diyelim, taksiynen gelir alır o yastığı, getirir oğlanın evine, gelin getirilene kadar bahşişini yengeden alır. At dönemi de böyle.

SORU; Şu işi başından anlatalım. Kuralı nedir? Kaç atlı ile olur?
YANIT; Atına güvenen çıkar, ilerden gider.. Üç yüz atlıya rastladım Hocam! Üç yüz atlıya! Ahan bu Kars’ın aşağı Yalın Kaya’dan bizim köye yastığı alan müjde getirirdi bahşişi alırdı.. bu usüller varıdı...

SORU; Yastığı geline vurma, gibi bir töre de var mıydı?
YANIT; Yok! Yastığı gelinin yengesinden alırdılar; yengeye bir bahşiş verir öyle alırdılar. Atı da meşhur ise.. o kırk elli atlı içerisinden oğlan evine gelene kadar başı o çekip getirirse, bahşişi o alacak! Bahşiş de pek önemli değil! Bir ata sözü var; Bir atın ayvazı bir elmadır, diye. Gelsin de, yeter ki bir elma olsun; yeter ki benim atım gelsin.

Kars, Temmuz 2003

19 Aralık 2009 Cumartesi

Urartu mağaraları konulu söyleşi;on beşinci yazı

Değerli İzleyici,

Tarih, tek tek bireylerin istemleri doğrultusunda olsaydı, daha mı iyi olurdu? Yanıt verilemeyecek günümüzde sarsıcı bir sorudur bu.

Nesnel durumlar, yaşayan canlı yerel kaynaklar o bölgede yaşayan insanlarla, (hem bireysel hem de topumsal bellek) karşımıza çıkar.

Onların verdiği anlatılar kralların, feodal oligart derebeylerin, diktatörlerin kısacası kimilerinin hoşuna gitmeyebilir de.

Serberst düşünen bireylerden oluşan kitlesel bellek dağarında bulunanlar, kralların, feodal oligart derebeylerin, diktatörlerin istedikleri tarih değildir. Kuşkusuz, tek tek her bireyin bellek dağarı da yüzde yüz güvenilir bir kaynak değildir. Böyle ise ne yapacağız?

Yine de bu tür, kitleyi ilgilendiren tarih anlatıları tartışmaya açık bir ortamda katılımcı öykülerle ancak belli bir sonuca ulaştırır bizleri.

Arkaik tarih yazarlarını sil baştan ele alabiliriz. Örnekse Amasya doğumlu Roma yurttaşı Strabon(M.Ö 64 – M.S. 24)ne denli güvenilir?

Roma’ya (M.Ö 44) yirmi yaşında öğrenime gider (M.Ö 31) yedi yıl içinde öğrenim görür hem de kendinden önceki coğrafyacılar, gezgin tarih taslakları yazıcılarının öznel notlarıyla 43 ciltlik bir tarih yazar!

Bunun on yedi cildi günümüze ulaşır. Başvuru kaynağı bunlardır. Olgunluk dönemi ürünü olduğu ileri sürülen ‘Historika Hypomnemata’ (Tarihi Hatıralar) adlı yapıt bugüne dek bulunamamıştır.

Amasya doğumlu olduğu söylenen ve fakat Hitit Kapadokyası konusunda hiç bir bilgi bırakmayan Strabon’a bu satırların yazarı dikkatli yaklaşmayı düşünür. İki konu var! Tarih öznel yorumlar mıdır? Strabon’a dikkatli yaklaşmakla konu bırakılır mı? Ne yapacağız?

Yaşayan yerel kitlesel tarihi konuşturacağız. En inanılır kaynak orada.

Bu doğrultuda Ani eski Muhtarı, 1950 doğumlu 1962-65 tarihleri arasında arkeolog Prof Kemal Balkan’ın A.D.T.C. Fakültesi projesi kapsamında yönettiği arkelojik Urartu kazı çalışmalarına 'kalifiye kazıcı' olarak katılan Abdurrahman Aydın ile Urartulardan kalan mağaralar konusunda yaptığım söyleşiyi aşağıda birlikte izleyelim.
Sevgi, içtenlik...

Tekin SonMez
Stockholm, 19 Aralık 2009

SORU; Urartılardan kalmış olan mağaralarda, kimler varmış? Babanız bu konuda da konuştu muydu? Mağaraların açıldığı vadiyi anlattı mı? Orada tarım, bağcılık, bahçecilik yapılmış mı?
YANIT; Evet. O dönemde bir Ermeni ailesi - size izah ettim, Eğri Bucaklı denilen bir mevki var ya!?. Kalenin yanıbaşında bir dere var ya! Size göstermiştim, orda yaşıyormuş. Tavukçuluk yapıyormuş o mağaraların bulunduğu vadide. Mağaraların olduğu vadiyi çok çeşitli meyve ağaçlarıyla süslemiş; narenciyenin dışında hepsi bağ bahçeymiş... Babam bunların hepsini görmüş.

SORU; Hangi meyveler varmış? Üzüm de yetişiyor muymuş?
YANIT; Ceviz, elma, armut, kaysi, kiraz, şeftali hepsi... hepsi yetişiyormuş... hem de o biçim! Üzüm de yetişiyormuş, babam dedi; “ordan bahçenin üzümünü bile yedim! Yedim!” dedi.

SORU; Abdurrahman Bey, şimdi hiçbir şey yok oralarda. Sanki toprak başka toprak... Fakat oraya yakın, bu mağaralarda yakın zamana kadar insanların yaşadığı söyleniyor!

YANIT; Hani bir kaçgöç olmuş ya, bizim köylüler o dereden Kağızman’a kadar gışda gıyamette kaçmışlar. Evlerin pek çoğu yakıldığından, dönen köylülerden yirmi sekiz aile o mağaralarda bin dokuz yüz elli sekiz’e kadar yaşadılar. Evet! 1958 yılında Ankara’dan bir heyet geldi; mağarada yaşıyorlar diye hepsinin ismini-cismini yazdı... Kaç aile yaşıyorsa onlara yeterli para, odun yardımı, muhtarın refakatinde arsa verildi, devlet hepsinin parasını ödedi ve o evleri yaptırdı onları mağaradan çıkardı.

SORU; Bu mağaralar hayvanlar için de kullanıldı mı Abdurrahman Bey? Bana gösterdiğiniz mağaraya kaç koyun girebilir?
YANIT; Çok kullanıldı, aşağı yukarı on sene evveline kadar o mağaralarda koyun, sığır besliyorduk kışın, hem de çok elverişli olur hem su yakın hem de sıcaklık bakımından. Orada öyle üç kuyu-mağara, her biri üç bin koyun alır.

SORU Çökme durumu var mı yok mu?
Yoktur! Zaten onlarda yapı tertibi böyle silindir yapısında. Onun için de bu zamana kadar ayakta kaldılar.

17 Eylül 2009 Perşembe

Al/duvak, gelin götürme, pürçek kesme töresi; On dördüncü yazı

Değerli İzleyici,

Al duvak, gelin götürme, pürçek kesme töresi bu kez Kars'tan.

İlginç olan, Ani/Ocaklı Köyü eski Muhtarı Sayın A. Aydın'ın al duvak ve pürçek konusunda söyledikleri.. özellikle pürçek kesme konusunda şaşırtıcı çakışma, doğaçtan örtüşme var.

Biri Kars'ta, öteki Konya Kulu'da farklı yıllarda yapılan iki söyleşi.

'Şimdi.. alınlarında altınlar sarılıydı, pürçekler inerdi (elleriyle yanaklarına dokunuyor) buraya,' diyen, Kulu Belediye Başkanı (1963-68) olan Sayın Mehmet Ali Baran. Meraklısı için, bakınız!
(http://konyakulutekinsonmez.blogspot.com)

Geçmişten günümüze doğru, al/duvak, gelin götürme ve 'pürçek kesme töresi' konulu hayallerle kendinize göre bir düş dünyası kurmanız için söyleşi ile sizi başbaşa bırakıyorum. Stockholm, 17 Eylül 2009

Sevgi, içtenlik...
Tekin SonMez

SORU; Düğünleriniz nasıl oluyormuş, Abdurrahman Bey.. kaç gün sürüyordu düğünler eskiden sizde?
YANIT; Eskiden üç veya dört gün dügün sürerdi. Ekseriyet Perşembe günleri başlardı. Erkekler kendi aralarında, kadınlar kendi aralarında ayrı odalarda davul zurna kesin gelirdi o gece dügün olurdu.

SORU;İlk gün oğlan evinde, davullu/zurnalı. Ya ikinci gün?
YANIT; Perşembe başlarsa, ikinci gün cuma, cuma başlarsa ikinci gün cuma ertesi. Cuma günü (ikinci gün) geline bir kına usulü vardı, şimdi oğlan evinden kız evine kına götürürlerdi... O dügün davetlileri erkek kadın hepsi o kınayı götürürler gız evine, dügün gız evinde başlar artık. O gece de gız evinde dügün yapılır, o gınayı koyarlar gece usulüne uygun... oynarlar, gına yakarlar.

SORU;İkinci gün, kız evinde kına yaktılar. Üçüncü gün?
YANIT; Gelin hazırlandıktan sonra, ertesi gün dügün davetlileri hepsi gelini alırlar, getirirler oğlan evine... Eskiden 'at’a bindirirleridi, evleri köyün içinde oldu mu öküz arabasına bindirdiklerini bile hatırlıyorum.

SORU; Abdurrahman Bey, gelinin üstünde nasıl giysiler olurdu?
YANIT; Gelinin kıyafeti evvela bizim bu yörelerde kırmızı, yani “al” renkli bir “vala” yüzüne örterdiler... “Duvak” denirdi, duvak, al duvak hee! O duvak örtüldükten sonra, Oğlan evine getirirdiler, gayet tabii bir gece de orda dügün devam ederdi.

SORU;Gelini indirirken neler olurdu?
YANIT; Gelini indirirken, oğlan çıkardı bacaya... o (gelini) indirdikleri evin bacasına, artık o zamanın çerezi; elma, fıstık, şu, bu bişeler onu hep seperdi (damat), ordaki halkın gelinin başına.

SORU;Elma, al alma hikayesi de var mıydı? Adem ile Havva elması!
YANIT; Hele bir de elmayı dilim dilim bıçakla böler gelinin kafasına hedef olmak şartıyle, vurdu mu da, geçerli olurdu bazısı boşa olurdu bazısı da tabii hedefe vururdu.

SORU; 'At’tan indirirken neyin üstüne indirirlerdi gelini?
YANIT;İndiririken getirir bir gazan (kazan) koyardılar gelinin ayağına... Gazanı ters çevirir, dabanına koyarıdılar. Böyle bir çay tabağı veya yemek (tabağı) porselen cinsinden! Ha! Gelin inende tam tekmeyi vururdu. O tabak kırıldı mı geçerliydi! Oğlan evine götürürler gelin hanımı, orda da kız sahibi bir yemek verer, gelen davetlilere. Bizde bir usül vardır, hediye usülü hani!

SORU; Gelin attan inemiyor, kayınanası ya da kayınatası ne verecek? Hediyeler bu sırada mı veriliyormuş?
YANIT; Bizim buralarda erkekler kadınlar da tabii, ya bir ahırda, ya bir saman mereğinde, ya büyük bir binada toparlanırdık. Oğlan evi yapıyor bunu. Herkes hediyesini verer ayrı bir liste halinde, para, altın, bilezik her neyse. Gelin, oğlan evine girdiği zaman oturmuyor! O zaman kayınpederi bir inek veriyor, işte birkaç tane koyun olabilir. Bu devam ediyor. Gelin gettiği evin, bir hediyesi ona.

SORU; Abdurrahman Bey, başka neler anımsıyorsun?
YANIT; Hocam, bizim burdaki, gelirdi bunu bilen bir kadın pürçeklerini keserdi, tarardı saçlarını burdan, böyle keserdi, aynı böyle sallak kalırdı, bu pürçekleri ordan çıkarırlardı hep öyle orda devamlı kalırdı. Haaa! Gelin iki gün sonra pürçeklerini meydana çıkarıyor! Hocam! Haaa! Onu da hediyeynen mesela o köyün halkı, yani erkekler değil de kadınlar toplanıyor, herkes bir hediye ufak bir hediye götürürdü.

SORU; O zaman, buna: 'Pürçek açma töreni' diyebilir miyiz?
YANIT; He! Pürçek töreni, pürçek töreni...

SORU; Kızlarda 'pürçek' yok mu?
YANIT; Yok! Kızlarda yok! Gelin olana kadar yok! O 'pürçek açma' yeni gelin olduğuna dair, evlendiğine dair temsili bir şey.
Kars, Temmuz 2003

*Oğuz töresinde al/duvak görselliği, fotoğraflar Tekin Sonmez tarafından 1997’de Sivas’ın bir köyünde çekildi.

16 Eylül 2009 Çarşamba

'Kırk kapılı, binbir kiliseli Ani’ye hoş geldiniz'; On üçüncü yazı

Ani'de Oğuz Türkçesi/Ermeni abecesi yazıt, kilise duvarı, foto, T.S

Değerli İzleyici,

Bu kez bir 'gezgin güncesi' ile buradayım. Yayınlanacak bir arkapalnı da var bu güncenin. Ani/Ocaklı Kars arası zifir bir gece!

Üç ayrı kurum tarafından imzalanan bu belge ile Ani'ye giriliyordu o günlerde. Aşağıda sözü edilen izin belgesi budur. Bir önceki ve ondan önce de nüfus hareketleri ile Kars Platosu'na gelen Turki Diller kullanan Tengrici Şaman Oğuzlar ile Hazara Musevileri konusuna değinmiştim.

Sivas Platosu'nda çektiğim Oğuz üç kız kardeşin fotoğrafı, Konya/Kulu Belediye Başkanlığı yapmış Mehmet Ali Baran söyleşisi ile örtüştü. Bu belgeci çakışmayı Konya Kulu blog'da izleyebilirsiniz. Bloglar arası böyle bir iletişim de var ve bunlar kimileyin paralel sunuluyorlar. Stockholm, 16 Eylül 2009
Sevgi, içtenlik... T.S.


GEZİ GÜNCESİ

Kırk kapılı binbir kiliseli Ani’ye hoş geldiniz, dedi surlardan içeriye girerken. Uzun boylu, insanı germeyen sakin birisiydi.

Kars ili görevlilerinden aldığım izin belgemi ve kimliğimi Orta Kapı’nın içindeki nöbetçi karakoluna bıraktığım zaman, otomatik silahını omuzuna asarak, bana rehberlik yapacağını söylemiş ve yanımsıra sakin bir sesle anlatmaya başlamıştı.

Bir Kaf Dağı Masal Dünyası’na dalmış gibiydim.

Çifte sur, düzeneği ile içeriye girişte yaratılan dolambaç oyunu, arkaik dönemlerde Ani’yi ele geçirmeye çalışan haydutları nasıl yanıltmış! Bunları anlattı bir süre. Kimselerin ulaşamadığı sırları taşıyor olsa da, bunları her önüne gelene veremeyeceğini hissettirmeye özen göstererek yanımda telaşsız yürüyor, yüzüme bakıyor ve göz göze gelmeye gayret ediyor gibiydi bu sırım gibi asker.

Hani genç yaşta bilgeliğe erişmiş de, bir ara askeri üniforma kuşanıp bu arzusunu yerine getirmek için buraya gelmiş gibiydi. 'Önce kullanılan malzemeyi tanıyalım!' Minik bir ova görünümündeki düzlüğün sol yakasına doğru yürürken, makineli silahını bir omuzunda tutuyordu, eğilip yerden birkaç taş kırığı aldı.

'Bu' dedi, ‘bazalt cürüfü en sert taştır; kiliselerin temellerinden yukarıya doğru yükselenler bunlardır. Ortadaki andezit, en üstteki tüf taşı. Kiliselerin en doruklarındaki tüf taşı işlemeye en kolay olanıdır, halk arasında ponza ya da topuk taşı denir.'

Kilise duvarları yükselirken ses ve akustik yapının nasıl elde edildiğini ve duvarların içlerindeki kırma taşlarla oluşan dolgu sistemini anlattı; buna bağlı yalıtımın nasıl başarıldığını betimledikten sonra kaz ötüşlerinden yararlanan ustalık tekniğinden de söz etti ağır ağır.

Güngörmüş bir masal anlatıcısı gibiydi. Bunca bilgiyi nereden derlemiş ve ezberden konuşacak kadar kafasına nasıl yazmış, diye ben düşünürken üçgen plato güz sarısıyla parladı ve sonra keskin altuni renklere büründü. 'Süre doldu dönelim,' dedi.

Güneş Dumanlı Tepelere bir mızrak boyu kalmışken, Ani’deki tapınak taşlarının kızıl altuni rengi daha da kızıllaşmaya başlamıştı. Girişte dolambaçlı, kandırmacalı labirente yan yana girdik ve dışarı çıktık.

'Yarın görevde ben olmayacağım, sabahtan erken çekim için gelirsiniz, başka bir arkadaş size rehberlik eder,' dedi. İsmini söylemeden beni surların dışında, sır ile başbaşa bırakıp yitti...

Bir Kaf Dağı Masalı’ndan çıkmış gibiydim...

Tekin SonMez, Ani, Eylül 1999